"Cihadda ölmek ebedi huzura ermektir, yüce olana sonsuz teslimiyet gerçek özgürlüktür, ve çağın bilgisi şeytani, ona kulakları tıkamak ise güçtür" kurgusu günlük hayatımıza her yerden sızıyor. Hayır, bu sadece islamcı teröristlerin kurgusu değil: Ölümü yücelten ve yaşamı ise ancak partiye teslimiyet sınırlarında kabul eden ve "bireyin herşeyi bilmesi kaos yaratır, parti biliyorsa bu yeterlidir" anlayışını büyük başarıyla kadrolarına ve kitlelerine yerleştiren diğer devrimci "proxy warrior"larda da aynı kurguyu rahatlıkla görebilirsiniz.
"Gurgo! Wek gurgekî bikuje, wek margîskekê neveroje!"
Diyor ki, kadim Kürtler, "Kurt! Kurt gibi öldür, -kertenkele gibi kemirme!"
Yazık ki bu çağın kurtları, kurt gibi öldürmüyor, kertenkele gibi kemiriyor. Bu, başına gelenin nerden geldiğini anlamaya çalışırken silinip gitme tehlikesiyle yüzyüze kalan halklar için büyük işkence.
Bu çağın çatışmalarını açıklayan, ancak yine de yetersiz kalan iki ana kavram bulunuyor: "Proxy War" ve "Hybrid Warfare". Çatışmalar hiç bir çağda olmadığı kadar biçimsiz, cephesiz, iç-içe, soyut ve asker-sivil ayrımı yapmıyor. "Hybrid Warfare" kavramı bu durumu kısmen açıklayabiliyor. Bir de üstüne "proxy=vekil" savaşları eklendiğinde, artık bu dünyada yaşamakta olan herkes savaş mahkemesinin konusu olan sersemlemiş bir "Josef K" haline gelmiş bulunuyor. Kimse neden bir savaşın içinde kaldığını ve kendisini öldürenlerin ne istediğini bilmiyor, üstelik çoğunlukla öldürenler de neden öldürdüklerini bilmiyorlar. Genel olarak açıklama çabaları belirsiz ve aslında bir varlık olmayan merkezleri işaret ediyor: Ya "Allah" adına, ya da da bırakın gerçekleşmesini, gerçeğe yaklaşması bile olanaksız ideolojik kurgular adına öldürüyorlar. Bir yaşam düzenlemesini kurgulama iddiasına kavuştuğunda, her tanrı düşüncesi de aynı zamanda bir ideolojik kurgu olur; dolayısıyla şu veya bu ideoloji, bugünkü savaşlarda insan bireylerini ya da topluluklarını belirli bir cepheye sürmek için kullanılan silahlara dönüşmüş durumda; öyle ki, bu ideolojik silahları vekil olarak kullananlar, aynı zamanda onun temsil ettiği varsayılan ideolojinin düşmanları. Eski bir Türk Genelkurmay Başkanı, çaresiz bir pek-bilmişlikle bu çatışmalar dönemini "karanlık savaşlar çağı" olarak tanımlamıştı. Gerçi o, "biz de güvenlik ihraç edeceğimiz zaman vekil (=proxy) örgütler kullanıyoruz" demeye getiriyordu, lakin konuşmasını oluşturan kavramsal karanlık içinde bunu gizlemeye çalışarak.
Hobbes demişti ki, "...men have no pleasure, but on the contrary a great deal of grief, in keeping company where there is no power able to overawe them all..." (*) Dünyanın böyle bir çağında, Orta ve Yakın Doğu'da özellikle, savaşlarda büyük aktörlere vekillik eden örgüt bireylerini gözledikçe aklıma bu aşağılayıcı olduğu kadar ne yazık ki hergün doğrulanan önerme gelir: Demek ki, Hobbes'un zekice buyurduğu üzre, erkeğin baskıyı hissetmediği zaman sadece onu hissetmek için ölümcül şiddet gösterisine girişmesi, bugüne has bir davranış değil. İlle öpecek bir etek bulacak ki rahat etsin hazret, fakat bu kadar da basit değil. O, bu el etek öpecek tanrı veya gücü, kendi "içişleri"ndeki yasa dışı ve ahlak dışı sosyo-ekonomik ve sosyo-politik fantezileri örtmek için istemektedir. Değil mi, bütün totaliter sistemler, parlak söylemler altında, büyük ahlaksızlıkları gizlerler ve çürümüş zihinlere özgürce hareket alanı sağlarlar. Totaliterlikleri ve zorbalıkları bu yüzdendir. Ve elbette bu arada, sermayenin özgür akışını engellememeye özen göstererek ve hatta bazen ona hiç hesapta olmayan devasa global akış ve çoğalma kanalları açarak.
Derdim, ne bu sürgit ve sonuçsuz savaşların nemenem birşey olduklarını izah etmek, ne de bu savaşın pratik aktörleri arasında kimin aslında hangi büyük aktöre hizmet halinde olduğunu anlatmak değil. Dikkatimi çeken şey, bu savaşların her düzeyinde, perde önünde veya gerisinde olsun, istekle yer alan insanların ve onların etkiledikleri toplumların sahip oldukları bilinç. Ve içinde yaşadığımız bu toplumdan, nasıl olup da yüce hayali kurgular adına en iğrenç eylemleri gerçekleştirebilecek aktörlerin devşirilebildiği. Hayır bunlar bilinçsiz filan değiller, içlerinde ideologlar, kafa adamlar, değme bilgisayar mühendislerini cebinden çıkaracak tipler var.
Bilincin özgür olmasını sağlayan bütün olanaklarının, onu özgürlüksüzlüğe kilitleyecek olanın elinde inanılmaz silahlara dönüştüğünü bu kadar sık gören bizler, herhalde bu anlamda en şanssız kuşağız. Gerçi daha Orwell bunu, "1984"te, sistemin bendelerine zevkle yutturduğu şu yüce haplarda ifade etmişti: "Savaş Barıştır. Özgürlük Köleliktir. Bilgisizlik Güçtür." Şimdi "cihadda ölmek ebedi huzura ermektir, yüce olana (burada Allah'a) sonsuz teslimiyet gerçek özgürlüktür, ve çağın bilgisi şeytani, ona kulakları tıkamak ise güçtür" kurgusu günlük hayatımıza her yerden sızıyor. Hayır, bu sadece islamcı teröristlerin kurgusu değil: Ölümü yücelten ve yaşamı ise ancak partiye teslimiyet sınırlarında kabul eden ve "bireyin herşeyi bilmesi kaos yaratır, parti biliyorsa bu yeterlidir" anlayışını büyük başarıyla kadrolarına ve kitlelerine yerleştiren diğer devrimci "proxy warrior"larda da aynı kurguyu rahatlıkla görebilirsiniz.
Bu bir problematik; ancak problem ise şu: Hayatın tepesinde "yüce" olarak kurgulanan bir mefhumun bulunduğu, ve bunun zavallı çağdaş bireyin ruhuna, varlığını en pespaye bir şuursuzluğun ve özgürlüksüzlüğün virüsünü yerleştirdiği bu hayat, bizim gerçek çevremizi oluştururken, ne yapmalı?
Elimde olmaksızın şu an "Fuck the power!" dedim lakin, pek kestirme oldu bu.
Bana öyle geliyor ki, edinilmiş bilinç, daha somut olarak, edindiğimiz bilinç, onu güç sahipleri tarafından istenilen yöne sevkedebilecek açık bir yığın arka kapı barındırıyor. Velev ki, düşünce tarihinin en "humanist", en ideal bilinci olsun. Öyle ya, "herşeyi herkes emeğine göre adilce paylaşsın" önermesinden bir Stalin pratiği, "huzurlu bir ahiret hayatı için dünya hayatından vazgeç" önermesinden bugünkü cihadist pratiğini çıkarabilen "bilinçli insan" olanakları, yeniden ele alınmayı gerektirmez mi?
"Intelligence" ajanslarının yeryüzü toplumlarını yönetip yönlendirdiği bir dünyada, gerçekleştirdiklerimin hangisi benim öz eylemimdir, ve hangisi beni ve toplumu yönlendirmekte olanların benim aracılığımla gerçekleştirdikleri eylemdir?
Kendisini süre içinde kesintisiz yargılayanların ve mahkum edenlerin ne gerçek kimliklerini, ne de gerçek amaçlarını bilmeyen çağdaş "Josef K.", ne yapmalıdır?
Çağdaş bilim disiplinlerinin oluşturduğu bugünkü genelgeçer bilinç, birgün bütün bilim disiplinlerinin gerçekte sömürgecilik çağının ideolojileri olduğunu, bu bilimsel ideolojiler yoluyla dünya yaşamının ve insan bilincinin sömürgeleştirildiğini anlar ise, tavrı ne olacaktır?
Bilinç, "the state of being aware of and responsive to one's surroundings", "=kişinin çevresine farkındalığı ve ona yanıt verebilme durumu" olarak tarif edildiğinde, genelgeçer bireyin bilincinin bugünkü karanlık işlerini, onun kendisinde mi, yoksa çevresinde mi mahkum etmeliyiz? Ve üstelik bir de bu çevre, bu bilincin faaliyetlerinin bir eseri ise, bilincin kendi varoluşunda bir sakatlık aramak gerekmez mi?
Yılmaz Erdoğan'ın, Vizontele filmindeki kahveye giriş sahnesinde, "nassınız lan devrimciler?" lafının arkasında belki de bu sorular gizliydi.
________________
(*) Hobbes, Leviathan, Part I, Chapter XIII, Para. 5

