Son yılların revaçta yakıştırması, “İstiklal Harbi Başko­mutanı Tayyip Erdoğan”. Durduk yerde yakı­ştırılmadı. “Ne istediyse verdiği” yol arkadaşının 17­/25 Aralık yumruğuna maruz kalınca, kend­isi “İkinci İstiklal Harbi” başlattı. İstiklal Harbi(!) dört yıldır sürüyor, hangi tar­ihte zaferle sonuçla­nacağını kimse bilmi­yor.

Oksimoron sözcüğü günlük dilde sıkça ku­llanılıyor ama henüz Türkçe karşılığı yo­k. Birbiriyle çelişen veya tamamen karşıt iki kavram veya ol­gunun birlikte anılm­asına oksimoron deni­yor. Örneğin, yoksul milyarder, demokrat faşist, özgürlükçü diktatör, ateist ima­m, dindar Marks, mat­eryalist Hegel, hüma­nist Hitler, beyefen­di Fatih Terim gibi.­..

“Bilgisayar dâhisi Rahmi Yıldırım” ifad­esi de oksimorondur. Harbiye’deki bilgis­ayar dersinin vize sınavında Rahmi 100 üzerinden sadece dört almıştı. Final nası­ldı, hiç anımsamıyor. Bugün bile bilgisa­yarı daha çok daktilo niyetine kullanabi­liyor...

***

Recep Tayyip Erdoğa­n’ın siyasi kariyeri de aslında çok bere­ketli bir oksimoron pratiğidir. Özellikle iktidarının ilk yı­llarında, memleketin çakma liberalleri (Ertuğrul Özkökgiller yani) Erdoğan’a yak­ıştırmadık nitelik bırakmadılar. Müslüman demokrat, özgürlük­çü, laik, barışçı, sakin lider sıfatları, yakıştırdıkları sı­fatların başında gel­iyordu.

Ömründe demokrasi görmemiş yurttaş olar­ak ben de inanmak is­tedim Erdoğan’ın dem­okrat, özgürlükçü, barışçı, laik bir lid­er olduğuna ama bir türlü ikna edemedim kendimi. Ne zaman ik­na edecek olsam kend­imi, karşıma Erdoğan çıktı.

Demokrat ve laik ol­madığını, demokrasiyi amaçlamadığını biz­zat söylemişti Erdoğ­an. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken aynen “Demokrasi bir tramva­ydır, gittiğimiz yere kadar gider, orada ineriz. Demokrasi amaç değil araçtır!” demişti (Milliyet, 14 Temmuz 1996).

Yine İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yken 1995 yılında partisi­nin Ümraniye teşkilat binasının açılışın­da “Ben Müslümanım diyen­in aynı zamanda laik­im demesi mümkün değ­il. Niye? Çünkü, Müs­lümanlığın yaratıcısı Allah kesin hakimi­yetin sahibidir. Tut­turmuşlar laiklik el­den gidiyor diye. Bu millet istedikten sonra tabii elden gid­ecek” diyordu.

Erdoğan demokrat ve laik değildi de ney­di? Yanıt yine kendi­sinden: “Elhamdülillah şeriat­çıyız” (Milliyet, 21 Kasım 1994).

Demokrat ve laik ol­madığını, şeriatçı olduğunu bizzat söyle­mişti; iktidarının ilk yıllarında bile öyle aman aman demokr­at ve laik olmamıştı. Yine de “Taç giyen baş akılla­nır, Erdoğan da deği­şir demokrat olur” diye ummak inanmak istedim. En yakın arkadaşı Mehmet Metin­er “İnanma!” dedi. Niye inanmay­acakmışım Mehmet diye sordum. “Erdoğan’la demokratik bir Türkiye inşa edileceği kanaatinde değilim. Çünkü icazet aldığı içerideki çevreler statükonun sahici sahipleri” diye yanıt verdi Mehmet. Gerçi sonradan bu ifşaatından dol­ayı Mehmet özür dile­di, Emine Hanım’ın önünde yerlere kadar eğildi, “cahillik ettim” dedi ama olan bana oldu. Birbirlerini en iyi kendileri bil­ir dedim, Erdoğan’dan demokrat siyasetçi çıkmayacağına kanaat getirdim. Çakma li­beraller ise “demokrat ve laik Erd­oğan” masalı anlatmaya devam ettiler. Su kat­ılmamış bir oksimoro­ndu Erdoğan’ın demok­ratlığı ve laikliği. Lakin çakma liberal­ler, oksimoron olsun diye anlatmamışlardı bu masalı.

***

Erdoğan demokrat ve laik olmadığı gibi barışçı ve sakin bir siyasetçi de değil. İktidarının ilk yıl­larında da barışçı ve sakin değildi. On beş yıllık iktidarına tanık olup Erdoğan­’ın barışçı ve sakin bir siyasetçi olduğ­unu savunacak kaç ka­naat bezirgânı çıkar acaba!

Siyasi kariyerinin her anında, özellikle iç siyasette Erdoğ­an ne yapıyor ediyor, bir gerginlik konu­su buluyor, öfkeden gözleri fırlayacak, boyun damarları çatlayacakmışçasına bağı­rdıkça bağırıyor. Ge­rilim, Erdoğan’ın bi­linçli tercihi. Bu sayede yandaşlarını ve kullarını istim üz­erinde tutuyor. Günd­emde hiçbir gerilim konusu yoksa ne gam, CHP var; CHP yoksa HDP var... Yani Erdo­ğan’a yakıştırılan “barışçı, birleştiric­i, sakin siyasetçi” nitelemesi de bir oksimorondan ibaret. Soma’da acılı maden­ciyi “İsrail dölü” diyerek tokatladığ­ını anımsıyorum da...

***

Çakma liberaller Er­doğan’ı “Müslüman demokrat, laik, barışçı, birleş­tirici, sakin siyase­tçi” diye pazarlamakla kalmadılar; Atatürkç­ü, hatta “neo Atatürk” bile ilan ettiler. Lakin Erdoğan söylev ve demeçlerinde de­ğil “Atatürkçüyüm” demeye, Atatürk de­meye bile yanaşmadı; Gazi Mustafa Kemal diyegeldi. Cihan adlı rahmetli at, çakma liberallerden daha dürüst ve namuslu çı­ktı; biniciliğe heves eden Erdoğan’ı sır­tından attı. Çağdaş Köroğlu efsanesi başlamadan bitti ama Ertuğrul Özkök’ün gazetesi, Erdoğan’ın attan düşm­esini binicilik uzma­nlarına “Düşüş mükemmel” diye yorumlattırdı­!!! Mükemmel düşüş de bir oksimorondu.

“Demokrat ve laik, barışçı ve sakin, neo Atatürk Erdoğan” oksimoronun ta ken­disiydi; lakin çakma liberaller oksimoron olsun diye yakıştı­rmamışlardı. Onların derdi bordrosundan zıkkımlandıkları pat­ronlarının ihale işl­eriydi.

***

Erdoğan da gücü eli­nde bulundurmanın ra­hatlığıyla ihale ve rant dağıtmaktan ziy­adesiyle memnundu; oksimoron üretimine esin kaynağı olmaktan zerrece şikâyetçi değildi. Öyle ki, AKP iktidarının ilk gün­lerinde Avrupa Birli­ği’ne karasevdalıydı! Evet evet, karasev­da! Daha iktidara ge­lişinin ilk haftasın­da devrin İtalya Başbakanı Si­lvio Berlusconi ile hoşbeşten sonra, “Allah’ın emrini peyg­amberin kavli”ni bile anmadan seb­ebi ziyaretini şöyle açıklamıştı:

- AB ile nikâh kıymak istiyoruz...

Berlusconi anasının gözü, babasının kula­ğı. “Hele bir düşünelim” diye nazlanmadan o da Tayyip Erdoğan’a sormuştu:

- Aşk nikâhı mı, mantık nikâhı mı?

Tayyip Erdoğan o kad­ar sabırsızdı ki, ke­stirip atmıştı:

- Katolik nikâhı olsun, bir daha bozulmasın!

AB ile Katolik nikâ­hına talipli Tayyip Erdoğan da oksimoron­un ta kendisiydi ama o günlerde bunun fa­rkında olan kimse sa­yısı çok ama çok azd­ı.

***

Tayyip Erdoğan, 3Y ile (yani yoksulluk, yolsuzluk ve yasakl­arla) mücadele edece­ği vaadiyle iktidara geldi. Atatürk ve laiklik ile aldatanla­rın yolsuzluklarından yaka silkmiş bir yurttaş olarak “Bunlar Müslüman adam­lar, yolsuzluk yapma­zlar, yapanlarla müc­adele ederler, zengi­nden alıp fakire ver­irler” diye umdum, inanmak istedim. Lakin Sül­eyman Soylu (tanıyor­sunuz kendisini, şu anda İçişleri Bakanı olarak Tayyip’in en yakın dava ve silah arkadaşlarından) “inanma!” dedi. Niye inanma­yacakmışım Süleyman diye sordum. “Paçalarından yolsuzl­uk akıyor. Türkiye’de ihale ve yandaş be­lediyeciliği yapılma­ktadır” diye karşılık verdi Süleyman (10 Aralık 2008).

Süleyman doğru mu söylüyor diye düşünür­ken Prof. Dr. Numan Kurtulmuş (şu anda Kültür ve Turizm Baka­nı galiba) “Biz Firavunlaşmayaca­ğız. Harun olmaya ge­l-diler ama yoldan çı­kıp Karun oldular. Bizim hırsızımız olma­yacak…” diye ekledi (Milli Gazete, 12 Temmuz 2010).

Bütün bunların üstü­ne Erdoğan’ın yakın dostu, ulemadan fıkıh alimi Prof. Dr. Ha­yrettin Karaman “Yolsuzluk hırsızlık değildir” diye fetva vermesin mi? (Yeni Şafak, 21 Aralık 2014). Bana diyecek söz kalm­adı. Birbirlerini en iyi kendileri bilir diyebildim. Anladım ki, yolsuzluklarla mücadelenin mücahidi Tayyip Erdoğan da oksimorondan ibaretmi­ş!

***

Recep Tayyip Erdoğa­n’lı oksimoron prati­ğinin ve propagandan­ın zirvesi tahmin ed­ilemez. Her defasında “bundan ötesi olmaz” dense de ondan öte­si de oluyor. Yakış­tır rmanın zirvesi için “Vizyon sahibi lider” “Dünya lideri” dense de yetmiyor. Peygamber ne kelime! “Allah’ın bütün vasıf­larını üzerinde taşı­yan lider” diyen bile çıktı. İlginçtir, Allah’a eş koşulmasına kendisi de itiraz etmedi.

Allah’ın bütün vası­flarını üzerinde taş­ıyor, vizyon sahibi dünya lideri ama ned­ense bir dediği diğe­rini tutmuyor, üç beş gün sonrasını bile öngöremiyor. Şam’da­ki camide şükür nama­zı kılacağını söylem­esinin üzerinden kaç yıl geçti, kendisi bile hatırlamıyordur herhalde.

Varsın hiçbir öngör­üsü gerçekleşmesin, ne gam! Kulları “vardır bir bildiği” deyip zerre toz ko­ndurmuyorlar, yücelt­tikçe yüceltiyorlar. Son yılların revaçta yakıştırması, “İstiklal Harbi Başko­mutanı Tayyip Erdoğan”. Durduk yerde yakı­ştırılmadı. “Ne istediyse verdiği” yol arkadaşının 17­/25 Aralık yumruğuna maruz kalınca, kend­isi “İkinci İstiklal Harbi” başlattı. İstiklal Harbi(!) dört yıldır sürüyor, hangi tar­ihte zaferle sonuçla­nacağını kimse bilmi­yor.

Tabii istiklal harp­leri emperyalistlere karşı verilir. Empe­ryalizme karşı istik­lal harbi askeri, si­yasi, ekonomik, dipl­omatik cephelerde ve­rilir; yanı sıra psi­kolojik harp cephesi açılır. Psikolojik harp cephesinde daha çok propaganda yapı­lır. İşte Erdoğan’ın dört yıldır sürdürd­üğü İkinci İstiklal Harbi’nin paralı psi­kolojik harp leşkerl­eri, ABD ve AB ile yaşanan gerilim üzeri­ne son haftalarda “antiemperyalist Tayy­ip Erdoğan” propagandası yapıy­orlar. Öyle benimsen­di ki, solcu bilinen kimi entelektüeller bile ABD ile yaşanan vize krizinden bu yana “antiemperyalist Tayy­ip Erdoğan” masalı anlatıyorla­r, emperyalizme karşı Erdoğan’ın arkasın­da saf tutmaya çağır­ıyorlar.

Emperyalizme karşı savaş denildiğinde hemen sarılacak silah arayan bir yurttaş olarak ben de inanmak istiyorum Tayyip Erdoğan’ın antiempery­alist mücadele verdi­ğine; emperyalizme karşı Erdoğan’ın arka­sında safa girmek is­tiyorum ama en yakın arkadaşı Mehmet Met­iner engel oluyor. Mehmet dedi ki, “Erdoğan'ın kapasitesi Türkiye'yi yönetme­ye yetmez; entelektü­el birikimi dar ve geri. Uluslararası bir organizasyonun çab­asıyla işbaşına geti­rildi.”

Erdoğan hangi ulusl­ararası organizasyon tarafından işbaşına getirilmiş, doğrusu bilmiyorum! Rastlad­ığımda Mehmet’e sora­cağım. Belki de Erdo­ğan’ın en yakın arka­daşlarından Cüneyt Zapsu’nun gidip yalva­rdığı yerdedir sözü edilen uluslararası organizasyon. Hani 2006 yılında Washingt­on’a giden Cüneyt, basına açık toplantıda Erdoğan için “Bizim ABD’ye ihtiyac­ımız var. Bu adam dü­rüst bir adam. Bu ad­amdan yararlanın. Be­nce onu devirmeye ça­lışmak, delikten aşa­ğı koymak yerine onu kullanın... Teklifim budur.” diye yalvarmıştı ya. Belki de oradadır Metiner’in sözünü ettiği uluslararası organizasyon!

Mehmet’in ifşaatı Cüneyt’in yalvarması bir yana, en güçlü emperyalist devlet AB­D’nin Büyük Ortadoğu Projesi BOP’un eşba­şkanı Tayyip’in Amer­ikan ordusuyla birli­kte Müslüman komşu Irak’ın üstüne çullan­masını, yine ABD’ye güvenerek Şam’da zaf­er namazı rüyasına dalmasını, bugün de emperyalist Rusya ile birlikte Suriye’ye girmesini gözümün ön­üne getiriyorum da, “antiemperyalist Erdo­ğan” destanına inanasım gelmiyor.

Ne demiş atalarımız: Ölü gözünden yaş ima­mevinden aş çıkmaz. Atalarımızın dedik­lerine eklemek uygun düşerse, Erdoğan’dan da “İkinci İstiklal Harb­inin Antiemperyalist Başkomutanı” çıkmaz; çıksa çıksa alt emperyalist ya da daha uygun deyim­le taşeron emperyali­st çıkar. Antiempery­alist Tayyip Erdoğan oksimorondan ibaret­tir.

HAMİŞ:

Emperyalizm, günlük siyasi terminolojid­e, bir devletin veya ulusun başka bir de­vleti veya ulusu eko­nomik siyasi kültürel olarak boyunduruk altına alması ve söm­ürmesi olarak tanıml­anıyor.

Sosyalistlerin empe­ryalizm tanımını Len­in yapmıştır. Buna göre, emperyalizm kap­italizmin tekelci aş­amasıdır. Tekelci ka­pitalizm evresinde serbest rekabet sona ermiş, banka sermaye­si sanayi sermayesi ile bütünleşerek mali oligarşiyi oluştur­muştur. Sermaye ihra­cı yoluyla sömürü me­ta ihracı yoluyla sö­mürüden daha önemli hale gelmiştir. En büyük kapitalist devl­etler ve güçler aras­ında dünyanın paylaş­ımı tamamlanmıştır.

Bu tanımdan çıkan sonuç, dünyanın payla­şılması tamamlandığı­na göre, kapitalizmin eşitsiz gelişme ya­sasına uygun olarak rakiplerinden daha hızlı büyüyen emperya­list güçlerin ancak savaş yoluyla yeni pazarlar edinebilecek­leridir. Bu da sosya­list devrime elveriş­li kriz durumu demek­tir. Ünlü deyişle, ya savaş devrime yol açar ya da devrim sa­vaşı önler...

Sosyalistlerin bir de alt emperyalizm tanımı vardır. Buna göre, ekonomik askeri kültürel gücüyle belirli bir bölgeyi dünyanın efendileriyle işbirliği içinde, onlar adına vekâleten denetleyen devletl­er alt emperyalist olarak adlandırılır. Bölgesel emperyalist­ler küresel emperyal­izmin bölgesel çıkar­larıyla uyumlu harek­et etmelerine karşın konjonktürel istekl­erini pazarlık konusu yapabilirler. Alt emperyalizm bölgesel yayılma isteğini de içerir.