"Geriye doğru tarih kurgularken, homojen ulusal kökenler aramak pek anlamlı değil. Bizim (Kürtler'in) varolduğumuz meydan, Makedonlardan Moğollara, İskitlerden Türklere ve Farslara kadar, birçok halkın içiçe geçmesi, birbirleri içinde erimesinin de tarihine meydan oldu.
1. Bu Yersizlik Duygusu
Bu soyutlanmış mekandan yazmaya başlarken, kim olduğum bir kez daha önemsiz, -o kadar çok ölüyor ve o kadar çok yeniden geliyoruz ki, kimliğin eski anlamda bir önemi kalmıyor. Daha önemli olan, hayatlar zincirinin bana ulaşan bu halkasında, şimdi "ne" olduğum.
Ne olduğumu dosdoğru söyleyemesem de, ne olmadığımı söyleyebilirim: Ben değilim, bu değilim, olduğum kişi değilim, sen değilim, bir başkası değilim, burda değilim, dağ değilim, kaya değilim, gökyüzü değilim. İnsanlar da nesneler gibi, "o" olamadıkları şeylerin sonsuz çokluğu içinde, başka bir şey ya da kimse değil de "bu" kimse veya "bu" şey olmanın acısıyla, en azından gerilimiyle yaşarlar, -hatta bu gerilim, nesnelerin de, insanların da bir toz gibi dağılıp gitmemesini sağlayan gerilimdir. Çünkü herşey sadece bir ilişki tarzıdır, bir "modus vivendi", -sonuçta yalnızca bir tarz, bir uslup, bir yaklaşım. Bu ilişki tarzını ortadan kaldırdığın zaman, geriye niteliksiz ve görünmez tozdan başka birşey kalmaz. Bu türden bir oluş biçimi, (başka oluş biçimi mi var sanki) her varlığa şunu buyurur: Olmak için başka herşeyden ayrı olman gereklidir. Birlik ise, ancak ayrı olanların birliği olarak mümkündür.
Velhasıl-ı alem, ben sen değilim ve böyle olduğu için ikimiz de yaşayabiliyoruz. Böyle olduğu için ikimiz de öleceğiz. Demek ki bu uzaklık konusunda anlaşırsak, ölüm ve hayatın, bizim ikiyüzlülüğümüzün hem nedeni ve hem sonucu olarak, yüzümüzün iki biçimi olduğunu anlayacağız. Bu iyi birşey. Ölmekte olan ile durmadan hayata geri dönen, -işte bu biziz.
"Xwezî tu destgirtiya min bûwayî ku min tu bi yekî dî bidayî. Lê çi bikim, tu maka min î, û min mical bi te nîne = Keşke sevdiğim olsaydın da seni bir başkasına verebilseydim, ama neyleyim ki sen annemsin ve sana gücüm yetmiyor." Bizim İsevi Kürtlerin kıyameti anlatan en eski yakarış metinlerinden iki cümle. Sadece "anne" olan tanrıyla kopmaz bir bağ varsayıyor ve o da yalnızca bir aksiyom. Geriye kalan herşey, ilişki halindeki "ayrı olan"lar silsilesidir.
Hal böyle olunca, mülkiyet edinme ve mülkiyeti yitirmekten korkma felsefesi çerçevesinde tasarlanmış, ve aslında sanal olan kategorilere oturtulmuş bireyin bakış açısıyla, herşey dağılmış ve paramparça olmuş görünecektir. Oysa o, bunu taşıyamaz; paşa çocuğu "birey" olmanın özel bir duygusu vardır ve aslında anlamsız olan o duyguyu artık yaşayamamak, hepten yaşamamak anlamına gelir. Yaşamamak, yani ölüm, birey için sadece bu anlamda korkunç birşeydir, -bunun dışında değil. Çünkü ölüm, çağdaş insanın bakışından, sahip olduğunu, yani mülkü toptan yitirmektir. İnsan bedeninin tarihinde, ölüm korkusu, bugünkü anlamda ölüm korkusu, ancak mülk duygusunun edinilmesinden sonra gelişmiştir. Ama "proleteryanın zincirlerinden başka kaybedecek şeyi yoktur" ve bu yüzden, en gözüpek askerler, mülksüzlerden çıkar.
Şimdi Kürtlerin neden çok iyi askerler oldukları, ama neden bir türlü sistem kur/a/madıkları daha iyi anlaşılabilir. Pers kaynakları ve tablet yazışmalarında, çoğul kalıbında "Kurtaş" olarak adlandırılan bir topluluktan/kasttan sözedilir. (*) Bunlar, mülksüz serf topluluklarıdır, kendi mülkleri yoktur ve edinemezler, -bu özellikleri ana-babadan oğula-kıza geçer. Yerlerini, hangi topraklarda çalışacaklarını imparatorluk belirler; ancak olağanüstü bir durum olmadıkça, aileler parçalanmaz. Çok büyük ihtimalle, bütün Kürtlerin değilse bile, bunlar Kurmanc topluluğunun atalarıdır. Bu tezi destekler biçimde, Kurmanc topluluğunun, Kürdistan'da "aşiretsiz Kürtler" anlamına gelmekte olduğunu her Kürt bugün de bilir.
Kapitalizm öncesi imparatorluklar, genel olarak aşiret konfederasyonları olarak varoldular. Merkezde bir hanedan ve onun çevresinde aşiretler. Hal böyle olunca, geriye doğru tarih kurgularken, homojen ulusal kökenler aramak pek anlamlı değil. Bizim varolduğumuz meydan, Makedonlardan Moğollara, İskitlerden Türklere ve Farslara kadar, birçok halkın içiçe geçmesi, birbirleri içinde erimesinin de tarihine meydan oldu.
Burada garip bir parantez var: Osmanlı hanedanının hemen her döneminde, imparatorluğa karşı en büyük isyanları Kürtler değil, Türkler gerçekleştirmiştir. Hem de imparatorluğun en şatafatlı, en güçlü dönemlerinde. Bizler ancak imparatorluğun dağılmaya başlamasıyla kıpırdamaya başlamışız ve ancak çoktan yazılmakta olan bir tarihe en trajik anlarda, ve trajik biçimlerde eklemlenmişiz. Daha öncesinde, hanedana iyi askerler sağlayan yarı bağımsız ve dağınık emirlikler halinde yaşamışız. Doğu'da Pers hanedanına, Batı'da Osmanlı'ya.
Bugün bu durumun ne kadar değiştiği, hala önemli bir soru.
Yine de, diye söyleniyorum, başlangıçtan fazla uzaklaşmamış bir topluluk ve şimdi nerdeyse bir ulus olarak, Avrupa'nın henüz doğusunda yaşayan diğer bütün toplumlar gibi, başlangıçta sözünü ettiğim yaşam tarzına daha yakın duruyoruz. Bu iyi birşey. Kötü olanı da şu: Kal-u beladan beri üstünde yaşadığımız topraklar, bizim bu ve buna benzer özelliklerimizden faydalanan ulusların/sistemlerin hakimiyeti altında bulunuyor ve onu bize geri vermeye hiç niyetleri yok. Şimdi hala binlerce yıl öncesinin şarkılarını söyleyen bizler ne yapacağız?
Soru bu olunca, ve bu soru Kürtler için canalıcı olunca, kendince cevaplar pazarlayanı da çok oluyor. Vitrinlerde boy gösterenler külli yalandır, tövbe; onların ne kalplerimizle, ne oluşumuzla ve ne de yok oluşumuzla ilgileri yoktur. Biz basit adamlar ve kadınlar, onların kendilerine tapuladıkları bahçelerde dönüp dururuz da, aradığımız başka birşeydir. Şu kayalarla nasıl daha huzurlu bir ilişki kurabiliriz, şu ağaçlarla, şu mevsimlerle ve dönüp kendi içinden geçen diğer zamanlarla nasıl daha diri olabiliriz? Meselemiz de, meselimiz de bunlardır.
Derya, işittin mi bu solgun, bu toz gibi tutulamaz, tutunulamaz sözlerimi?
Irak-Erbil
(*) Kurtaş kavramı için: Wiesehöfer, Josef: Das Antike Persien

